‘‘ÖZ KAVGACILIĞIMIZI ANA ATMOSFERİNDE BAŞLATTIK’’

Kategori: Değerlendirme
Cumartesi, 11 Nisan 2015 tarihinde oluşturuldu

Pelşin TOLHİLDAN

Uveyş Ana’nın vefatının 23. Yıldönümü. Onu ve vefat eden gerilla ve şehit annelerimizi saygı ile anıyoruz. Onlar çocuklarına özlem, sevgi ve saygı dolu bir yürekle ölümü karşıladılar. Ölüm, kapılarını çaldığında son dilekleri bir ukde gibi kaldı içlerinde. Dile getiremedikleri, gözlerinde ayrı bir dil olup konuştu ölümle. Onlar anaydı, evrenler içinde ayrı bir evren… Onlar anaydı, geçmişimiz olan milyonlarca yıllık toplumsal yaşam serüveninde ayakta kalmamızın kök hücreleri… Onlar bize önce biyolojik sonra sosyolojik yaşamı bağışladılar. Onları anlamak, onların kutsal elleriyle ördükleri yaşama, sevgiye ve emekle yarattıkları her değere saygılı olmayı bilmek varlığımızın olmazsa olmazıdır.

 

Bugün bazı bilimsel araştırmalar; herkesin genlerinde küçük bir değişim olduğuna ve geriye doğru izlendiğinde bir tek kadına ulaşıldığına karar veriyor. O kadının hepimizi birleştirdiğini iddia ediyor. Ortak olsun ya da onlarca farklı mekânda olsun fark etmez; sonuçta tüm insanlığın hem biyolojik hem de sosyal varlığını, sosyalleşmesini, toplumsallaşıp insanlaşmasını borçlu olduğu bir ana-kadın gerçeği var. Bir çocuk için ana, evren içindeki evrendir karnına düştüğü andan itibaren. Her insan potansiyel olarak bu evrendeki enerjinin hem çocuğudur hem anası. Bu duygu-hissediş ve seziş derinliğini fark etmek, yakalamak ve yaşamak için belki de önemli yaşam deneyimlerinden geçmek gerekir. Belki de evrenin sırlarla dolu enerjilerinin farklı boyutlarını yaşamak gerekir. Ama bu potansiyel ihtimaller bir insan şahsında somutlaştığında artık o insan analık evrenine yolculuğa başlamıştır. Bu yolculuk, içinde taşıdığı yaşam zerresi ile birlikte taşıyanı da değiştirir. Taşınan an be an değişirken taşıyanı da an be an farklılaştırır. Duyguda, hislerde, düşüncelerde… Ondan bambaşka bir insan yaratır. Şimdi kim kimi doğurmuş oluyor? Taşıyan da an be an taşıdığına can verir, onu yaratır. Ama tüm ayrıntılarında ve gelişim aşamalarında tam olarak neler olduğunu ancak içerideki bilebilir. İçerideki, evren içindeki evreninde yaşadıklarını, hissettiklerini kaydeder ilkel beynine, ama dili gelişmediği için anlatamaz. Evren içindeki evren olan ana da içinde taşıdığı yeni bir evrenle yaşamanın kendisinde yarattıklarını belki de tam olarak dile getiremez. Ama etkileşimi bir ömür boyu sürecek ve taraflardan biri hayatta olduğu sürece yaşatılacak olan bir bağ oluşmuştur; ana-çocuk bağı!

Buna dair çok farklı görüşler, iddialar ve araştırmalara girmeyeceğim. Uveyş Ana’nın vefat yıl dönümü vesilesi ile Rêber APO ile Uveyş Ana arasındaki bu bağa anlam vermeye çalışıyorum. Rêber APO’nun bu bağı ele alışına, yaşayışına, çözümleme ve davranış belirleme tarzına anlam vermek istiyorum. Çünkü bu bağ bizim açımızdan birçok konunun anlaşılabilmesi için sembol bir anlam ifade ediyor. 40 yıldır süren mücadelemizin başlamasında bu bağın yeri çok önemli. Yine mücadelemizin kazandığı karakterde bu bağın yeri oldukça etkili. Eğer Rêber APO bunca yıllık yaşamında her dönemde değişik yerlerden bakarak bu bağı çözümleme ihtiyacı hissetmişse onun yaşamında bu bağın yeri çok önemli. Bizim yaşamımızda da Rêber APO’nun yeri farklıdır. O zaman bu bağa, birçok açıdan yeniden dönüp bakabilmek bizim için de önemli dersler içeriyor. Sadece 40 yıllık PKK mücadelesi açısından değil, Rêber APO’nun 9000 yılda 9 katmanlı dediği kadın kültürünü anlamak, ana tanrıça kalıntılarına bakarak ana tanrıçalığa dair ufuk kazanmak, Kürdistan’da kadın şahsında direnen ve teslim olan özellikleri anlamak açısından da! Uveyş Ana ve onun gibi birçok bilge ana-kadın, ana tanrıçanın eliyle dokundular yaşamımıza. Onlar ve biz ne kadar farkındaydık bilmiyorum ama kendilerinde ana tanrıçalıktan kalan kutsallığı akıttılar yaşamımıza; tıpkı bizi karınlarında taşıdıkları aylar boyunca göbek kordonundan yaşam akıttıkları gibi… Eğer öyle olmasaydı onların binlerce kızı ve oğlu; bu kadim topraklara yaşatılan en vahşi zulmü yenilgiye uğratmayı başaramazdı!

Yaşamımızın her anında bir ayna gibi dönüp baktığımız gerçekliktir ana-baba ilişkileri. Bu yaşamın, toplumsallığın diyalektiğinde var. Toplumsallığa bizi kazandıran, fiziksel olarak dünyaya getiren, ilk ahlak ve terbiyemizi veren onlardır. Sorumludurlar bu yüzden ve yaşamımıza damgasını vuran kavgalarımızda, davranışlarımızda geriye dönüp onlara bakarız. ‘‘Acaba aile içinde beni ben kılan gerçeklikler neydi?’’ diye sorarız kendimize.  Rêber APO’nun en temel farkı bu sorgulamayla bir ömür yaşamasıdır. Ya da ömrünü bu kavga ile şekillendirip, bu kavgaya dair sorgulamalarla şekillendirmesidir. Biz ise başımız dara düştüğünde, ciddi bir sorun yaşadığımızda ya da zorlandığımızda bu soruya, sorgulamaya başvururuz. Parçalı bir şekilde ve kendimize göre dönüp bakarız bu aynaya. İşimize gelmediğinde de yumurtadan çıkıp da kabuğunu beğenmeyen kibirli ve şımarık civciv gibi ‘‘Aaaa, kokuyor!’’ deriz. Oysaki onlar, bizi toplumsal yaşama bağlayanlar, yaşamı aktaranlardır. Bu nedenle Rêber APO’nun yıllar da geçse dönüp Uveyş Ana ile yine babası ile ilişkilerini anlamlandırma, analiz etmesinin altındaki arayışı anlamlandırmak; kendimizi anlamak ve tanımak açısından son derece önemli bir ihtiyaçtır. Rêber APO, ‘‘Çoğunuz analarınıza saygı ve sevgiyle dolu yaklaşımlar göstermiş, mektuplar yollamışsınızdır. Ben bunları fazla yapmadım. Hediyeler hiç göndermedim. Ama şimdi ana vatan gerçeği üzerine tartışıyoruz. Ayrıca PKK gerçeğinde anaların yüreği yanıyor. Onun için üzerinde durmaya özen gösteriyoruz. Analar çok fazla ağlıyor. Hem karşı taraftan yaşamını yitiren askerlerin anaları hem bizim saflarımızda en yiğit ve gencecik yaşta olanların anaları. Benim üzerimde oldukça manevi baskı teşkil ediyor. Ondan da öteye, kendimi daha iyi tanıtmak için ana gerçeği ve ona karşı mücadeleyi anlatmak biraz daha yararlı olabilir… Daha sonraki gelişmeleri anlayabilmek için başlangıç tahlili çok önemli… Çünkü hepinizin kavgacılığınızın altında bu var. Bunun için çözmemiz gerekir. Ben benimkini çözmek için kırk yılımı verdim. Siz üzerinden atlıyorsunuz, onun için gelişemiyorsunuz. Kendi çelişkilerini doğru çözemeyenler, sanmıyorum güçlü bir kişilik olsunlar.’’ (Nisan 1996) derken bu ihtiyacımızı hatırlatıyor.

Rêber APO’nun bu ‘‘kavgasını çözme’’ mücadelesi hala devam ediyor, kırk yılı çoktan aştı, 60 yıla yakınlaşıyor. Çözümlemelerden, İmralı savunmalarından bu çözmenin seyrini izleyebiliyoruz. Eskiden ele alışı ile şimdi ele alışı arasındaki farkları da görebiliyoruz. Ama bu çözümlemelerin özünde değişmeyen bir olgu vardır: Ana, toplumsallığın esas gücü olarak ve yaşamla son derece güçlü bağlar içinde çözümlenmektedir. Uveyş Ana’nın Rêber APO’nun yaşamında stratejik bir role sahip olmasının ve sürekli çözümlenmeye tabii tutulmasının nedeni de budur. Uveyş Ana “APO klanı”nın çekirdeğidir, ya da “doğru tanımlanmak istenen bir kimliğin” kilit noktalarından biridir, baba Ömer’le birlikte ve ilişki içinde. Bu nedenle Abdullah Öcalan sosyolojisinin doğru anlaşılması, Jineoloji perspektifinin neden geliştirildiğinin doğru kavranması açısından ana gerçeği, ana-kadın etrafında gelişen toplumsal yaşam gerçeği doğru kavranmalıdır. Yıllardır geliştirilen Uveyş Ana çözümlemelerinin de bu gerçeklikle bağı başlangıcı yaratması açısından önemlidir.

Bireysel ve toplumsal yaşamlarımızın örülmesinde ana emeğinin-ana yüreğinin büyük yeri vardır. Ana hücre, ana gövde, ana yol, ana doğrultu, ana hat, ana vatan ve ana ile başlayan daha pek çok olgu bize ananın anlamını daha derin kavratır. Yani esas olan! Toplumsal yaşam söz konusu olduğunda ise ana köktür. Toplum onsuz olamaz, gelişemez. O olmazsa yok olur. Bunca yıllık Uveyş Ana değerlendirmelerini bir de bu gözle, bakışla ele alırsak çok farklı sonuçlara ulaşırız. Ve onun şahsında her birimizin ana gerçeği ile kurduğu ilişkiyi değerlendirebiliriz. Bu öyle yüzeysel bakabileceğimiz bir olay değil. Toplumsallığımız bu konuda darbe yemişse onu düzeltmeden ya da iyileştirmeden özgür toplumu yaratamayız. Buradan baktığımızda Uveyş Ana ile Rêber APO’nun çatışmaları farklı derinlikte anlamlar yükleniyor. Başa dönersek Uveyş Ana’nın karakteri bu çatışmayı kaçınılmaz kılıyor: ‘‘Anamdan dedem Hamit ise Arah Türkmen köyünden Havva ile evlenmekte olup, anam Uveyş ondan doğmaktadır. Havva ve Uveyş ailede de etkili, güçlü kadını temsil etmektedir. Kendilerini kesinlikle koca-erkekten aşağı kabul etmezlerdi. Denilebilir ki, kadın-erkek çelişkisinden kaynaklanan bir sosyal mücadeleyi en ilkel biçimiyle yaşamaktaydılar. Kurulan denge bir egemenlik biçiminde değildi, bir uzlaşmayı andırıyordu. Ama her an bir çatışma tohumunu içinde barındırıyordu.’’(AİHM2)

Bu çatışma tohumu; Rêber APO’nun ana gerçekliğinin birçok özelliği ile toplumsallığın esas gücü olmaktan uzaklaştırılışına isyanıyla filizlenecekti. Rêber APO, çocukluk dünyasının sınırsız özgürlüğünden vazgeçmek niyetinde değildi. Uveyş Ana toplumsal yaşamın özüne uygun ana gerçeği olarak tüm özelliklerini koruyarak bugüne gelebilmiş olsaydı belki çatışma da olmayacaktı, ama o Tanrıçalığın kutsallığı kadar güçsüzleşen kadından özellikler taşıyordu. Ya da tanrıçalığın özgürlük ruhu-geleneği kadar geleneksel toplumun namus anlayışından da etkileniyordu. Giderek iktidar odaklı hale gelen geleneksel toplumun gücünü bildiği için oğlunu korumak istiyordu. Bunun için kavgacı yetişsin, intikamını almayı bilsin istiyordu. Arkadaşlarını seçmeyi bilmeliydi, dostu-düşmanı ayırabilmeliydi. Uveyş Ana oğlunu tıpkı iç evreninde aylarca koruyup kolladığı gibi korumak istiyordu. Oğul evren içindeki evren olan anadan genetik miras almıştı; kavgacı olacaktı, isyancı da… Toplumsallığın esas gücü olan ana-kadınla bağın yaşam için tıpkı onu aylarca besleyen göbek bağı kadar hayati olduğunu sezecekti. Anadan, kadından, oyun arkadaşı kızlardan vazgeçmeyecekti. Onların dünyalarından çıkmayacak ve onları dünyasından çıkarmayacaktı. Ama kendi toplumsallığını yaratma şartıyla! Oğul evrende başka evrenlere de açılmak istiyordu, tüm bağlar ayak bağı olursa onları kesip atacak kadar da kararlıydı. O evrenin çeşitli ve sınırsız enerjilerinde sınırsızca dolaşmak istiyordu. Kendini bulana dek… Uveyş Ana buna izin veremezdi. Oğlunun toplumsallığın kuralları ve zorlukları karşısında ezilmesine izin veremezdi. Ezilmemesi için ona ekmeğin ne olduğunu, nasıl kazanıldığını, kavganın ne olduğunu, ağlamakla sızlamakla hiçbir şeyin kazanılamayacağını gösterecekti. Gerekirse onu ahıra kilitleyip, defalarca boğarcasına dövecekti. Ama bu asi çocuğa, “Dînê Çolê”ye yaşamı, toplumu, dostu-düşmanı ille de namusu-namussuzluğu gösterecekti. Elinden kaçıp kaçıp dağlara vuran bu “civa”yı bir kalıba dökecek, ille de adam edecekti:

‘‘Toplumsal gerçeklikten kaçmak zannedildiğinden daha zordur. Özellikle bireyi olunan soy toplumu için bu böyledir. Yedi yaş civarında anayla girilen toplumsal yarış süreci, halk tabiriyle yetmişine kadar öyle gider. Ananın toplumsallaşmanın esas gücü olduğu bilimsel olarak da tespit edilen bir doğrudur. Kişiliğim açısından ilk suçum, ananın bu hakkını kuşkulu bulmam ve kendi toplumsallığıma en erkenden karar vermemdir. Evrenimiz hakkında son bilimsel tespitlere göre en azından yirmi milyar yıllık bir zamanın çok özgün bir yaratımı olan insan toplumunu anasız ve efendisiz olarak yalnız yaşamaya cüret etmem başlı başına incelenmesi gereken bir konudur. Anamın büyük uyarılarını, boğma denemelerini ciddiye alsaydım, yaşadığım trajedilerin yolu açılmayabilirdi. Ama anam bin yılların tanrıça kültünün belki de tükenmekte olan en çözümsüz son kalıntı simgesiydi. Çocuk halimle bu simgeden korkmamak kadar sevgi ihtiyacını da pek duymamakta kendimi özgür hissetmekten çekinmedim. Fakat yaşamamın tek şartının onun namus ve onuru olduğunu, bunu korumamdan geçtiğini bir an için de olsa unutmadım. Onurunu koruyacaktım, ama kendimce doğru bulduğum biçimde. Bu dersten sonra anam benim için artık yoktu. O tanrıça artığı ilgimden silinirken, benim için ne duyduğunu hiç sorgulama gereğini duymadım. Zalimce bir ayrılış, ama bir gerçekti… Yaşam öykümün kuruluşu böyle başlar. İsteseydi de anamın bana vereceği bir toplumu yoktu. Çoktan dağıtılmıştı. Onun yapmak istediği bir yaşam tutamağıydı. Kendisi elde edemeyip bana vermek istiyordu.’’ (Bir Halkı Savunmak)

Amara’nın kadim toprağı belki de ilk kez böyle bir ana-çocuk kavgasına tanık oluyordu… Belki de Uveyş Ana’nın oğlu, aynı toprakta daha önce birçok çocuğun başlatıp da kazanamadığı, yarım kalan kavgaların izlerini sürmüştü. O çocukların izlerine bakıp bakıp ‘‘bu defa yarım kalmayacak, boğulan tüm sessiz çığlıklarınızı haykıracağım, yenilmeyeceğim’’ diyerek onlarla sözleşmişti. Satmadığı, hep kendine sakladığı o özgür çocuk ruhunu bu kavgalı günlerde büyütmüştü, belki de. Bunu bir O Amaralı çocuk bilir, bir de düştüğü rivayet edilen ‘‘çol’’ yani dağ bilir. O çocuk hangi öfke ile o ahırın kapısını taşlıyordu? Nasıl kırıp kaçıyor, kendini nasıl dağlara, kırlara vuruyordu? Eğilip su içtiği sarnıçlar bilir. O sarnıçlarda biriken suya vuran aksına hangi duygularla bakıyordu? Nasıl bir yaşam nasıl bir ana-baba olsun istiyordu. İsyanı kaç kez gözyaşı olup o sarnıçtaki suya damladı? O kırlardaki kuşlar bilir, çimenler bilir. Altına oturduğu fıstık ağacına Uveyş Ana ile kavgalarından kalan hangi izleri gösteriyordu, o fıstık ağacı bilir. Bizim bildiğimiz sağlam bir gerçek var ki; -bunu Rêber APO’dan da duyuyoruz- o günlerdeki kavgacılığın ona, doğru kavga anlayışını kazandırmış olduğudur:

‘‘Anam beni kendi çelişkilerine göre bir savaşçılığa itmede müthişti. Hatta en büyük terbiyeyi oradan aldığımı belirtebilirim. Yani şunu gördüm: Sen düşmanlarınla uğraşmazsan, ekmek yiyemez veya asla yaşayamazsın! Bu önemli bir eğitim özelliği olsa gerek. Çünkü kendine göre düşman bellediklerine karşı mücadeleciydi. Örneğin bir çocuk bana tokat vurmuşsa, intikamımı almadan geldiğimde beni kovuyordu, “Mutlaka gidip sen de karşılık vereceksin” diye zorluyordu.’’

Amara’nın ve Uveyş Ana’nın namus anlayışına göre belli düzeyde kavgacılığı öğrense de Amaralı çocuğun asıl kavgacılığı anlamsız kavgalara son verecek dostlukları kurmada ortaya çıkacaktı. O düşman aileden bilinen Şehit Hasan Bindal ile arkadaş olduğu için Uveyş Ana’ya Havva nenesi tarafından ‘‘Kurê te be namus derket’’ diye şikayet edilecekti. ‘‘İnsan yavrusu için en zor sorun herhalde toplumsal olmakla başlar. Geçmişe dönüp baktığımda aklıma gelen en zor ilişki, anamla tutuştuğum kavganın konusu olan ‘namus’ ilişkisiydi. Öyle anlaşılıyor ki, o dönemin köy koşullarında toplumsal olmanın ilk şartı namuslu olmaktan geçmekteydi… Çocuk olarak anadan doğma bu namus bilincine sahip olamazdım. Namuslu olmak sonradan öğrenilen toplumsallıkla ilgili bir husustu. Anam da herhalde kendine göre beni toplumsallaştırmaya çalışıyordu… Bu yüzden aramızda şiddetli bir kavga geçti. Bu yönlü çelişki uzun süre devam etti… Çocukluğumun hatırladığım ilk günlerinden beri hastalık derecesinde bir toplumculuk aşkım vardı. Örneğin anam ve akrabalarımın beni kucağına almalarından hiç hoşlanmadığım halde, rakip ailelerin çocuklarıyla dostluk ve arkadaşlık yapmak bana inanılmaz ölçüde çekici gelirdi. Büyük şehitlerimizden Hasan Bindal benim için böyle bir arkadaştı. Kızlar için de kural böyleydi…’’ (KÜRT SORUNU VE DEMOKRATİK ULUS ÇÖZÜMÜ)

Uveyş Ana’nın oğluna ısrarla dayattığı toplumsal namus anlayışının on binlerce yıllık köklü toplumsal yaşam gelenekleriyle bağı olduğu anlaşılacaktı. Uveyş Ana belki bunu kendi dili-eylemi ile ifade ediyordu. ‘‘Namuslu olabilmek için her şeyden önce seni sen olmaktan çıkarmak isteyen, seni, emeğini, değerlerini senden çalan herkesle kavga vermen yani mücadele etmen gerekir’’ dersi oğluna öğretmek istediği ilk derslerdendi, kendi yöntemleriyle. Ama bu derslerin öz anlamı ise yaşamın akışı içinde açığa çıkacaktı. Artık bir halkın Rêberi olan oğlu tarafından en hassas anlarda hep derin bir saygı ile hatırlanacaktı: ‘‘Benim için bu dönemde ilginç olan, anamın dayattığı namus savaşının gerçek anlamını bulmasıydı. Anam aslında bana bir toplumsal yaşam kuralını belletmek istemişti. Ama yaşanan gerçekliği doğru ifade etme gücünde olmadığı için yanlış hedef, zamanlama ve uygulama peşindeydi. Bu öz-varlık savaşıyla aslında toplumsal namus, Kürt varlığı ve onuru kurtulmuştu. Bu savaşla ilk defa onurluca yaşam hakkı kazanılmıştı. Ayağa kalkan ve kendi varlık savaşına sahip çıkan bütün Kürtler açısından yaşam hakkının kazanılması söz konusuydu.’’ (Demokratik Uygarlık Manifestosu)

Toplumsal yaşamın esas gücü olan ana-kadın gerçeğinin güçlü bir örneği olarak Uveyş Ana’nın Rêber APO’ya dair duyguları elbette ağırlıkta bir ananın oğluna duyduğu özlem, sevgi, bağlılık ve hasret yüklüydü, kaygı ve endişe yüklüydü. Ama Uveyş Ana taşıdığı bilgelikle onun doğru yolda olduğunu hissetmiş, hakkını teslim etmişti. Evine, köyüne, şehrine sığmayan bir çocuk onun dizinin dibine sığamazdı, bunu düşmana da ‘‘dizimin dibinde oturtmak istedim, ama olmadı’’ sözleri ile belirtmişti. O her ananın yavrusuna, kendi evreninden bir parça olan çocuğuna karşı hissettiği duyguları hissetti. Ancak Rêber APO’nun yarattığı mücadele, halk ve örgütsel gerçeği gördükçe hakkını teslim etti.

Rêber APO da onun bilgeliğini yıllar geçtikçe daha derinden anlamıştı. ‘‘Kehanetleri mi, bedduaları mı desem, söyledikleri ağırlaşan trajik anlarda hep hatırlanır oldu. En değme bilgenin tespit edemeyeceği doğrulardı bunlar’’ sözleri ile bunu dile getiren Rêber APO, Uveyş Ana’yı sürekli analiz ederek anlamaya ve anlatmaya çalıştı. Ancak o da Uveyş Ana’nın gerçek hakkını şu değerlendirmesiyle teslim etmiş oldu: ‘‘Anam için neolitiğin ‘ana tanrıça kültüründen kalma’ sözünü kullanmıştım. Onlar gibi şişmandı. Modernitenin yapay ana inşası ondaki kutsallığı görmemi engellemişti. Hayatımda büyük acılar yaşamama rağmen, hiçbir olaya ciddi olarak ağlamadım. Fakat modernite kalıplarını yıktıktan sonra, başta anam ve onun şahsında tüm bölge (Ortadoğu) analarını hep içim burkularak ve gözlerim yaşararak hatırlarım, bakarım. Anamın zor bela taşıdığı kuyu satılından (bakracından) daha yarı yoldayken yere indirip yudumladığım suyun anlamına, en seçkin ve yürek burkucu hatıralarım olarak bakarım. Herkesin yaşadığı ana-baba ilişkilerine, moderniteyi tüm zihin kalıplarında yıktıktan sonra bakmalarını tavsiye ederim. Aynı bakış açılarını tüm neolitikten kalma ‘köyün ilişkilerine’ de yansıtmalarını isterim. Modernitenin en büyük zaferi, şüphesiz on beş bin yıllık inşa edilmiş kültür bakışımızı yıkması ve hiçe indirgemeyi başarmasıdır. Bu kadar yıkılmış ve hiçe indirgenmiş birey ve topluluklarından soylu, özgür bir bakış, direniş ve yaşam tutkusu beklenemeyeceği anlaşılırdır.’’ (KAPİTALİST MODERNİTENİN AŞILMA SORUNLARI ve DEMOKRATİK MODERNİTE-Birinci Kitap)

Uveyş Ana ile çelişkili, çatışmalı ve kavgalı çocukluk dünyası Rêber APO’nun kadının ve anaların toplumsallıkta tersyüz edilmiş rolü ve yeriyle yaşadığı bir çatışmadır özünde. Kadın ve erkek doğal ve özgür duruşları ile toplumsal yaşamda yer alabilseler aile içinde, ana-baba ve çocuklar arasında böyle derinlikli ve izleri ömür boyu süren kavgalar da gelişmeyecektir. Ancak anaların ve tüm kadınların toplumsal cinsiyetçiliğe göre yaratılmış ve geliştirilmiş rolleri kadınları tüm yaşamla ve insanlarla da kavgalı ve çatışmalı kılıyor. Bu işin doğasında olan potansiyel bir hal oluyor. Şöyle ki, eğer kadın doğasından çıkarılırsa, kadın gerçek kimliği ve değerleri ile barışık ve özgürce yaşayamazsa toplumla da barışık ve özgür yaşayamaz. Çocuğu ile de eşiyle de yaşayamaz. Hele bir de sömürge bir ülkede bir aile ise hiç yaşayamaz. Bu nedenle kadın varlığının, kimliğinin tanımına, değerlendirilmesine ve analizlerine ilişkin var olan eksik, yanlış, ön yargılı ve peşin hükümlü tüm görüşler yeniden ele alınabilmeli ve eleştiriye, köklü analizlere tabii tutulmalıdır. Uveyş Ana ve binlerce anamız şahsında yaşanan isyanın, isyanların sonuçsuz, plansız ve hedefsiz kalmaması için bunu yapabilmeliyiz. Kadınlar için ekmek sudan daha acil olan bu konu şimdi Jineoloji kapsamında tartışılıyor. Kadın bilimini geliştirmeyi dünya kadınlarının gündemine koyan Rêber APO’dur. Uveyş Ana’nın anısına bağlılığın ve ona bir hayırlı evlat olmanın en güzel örneği yine onun hep beklediği 4 metre elbiselik kumaş hediyenin yerine verilecek en güzel hediyelerden biri de kadını kadına, kendine ve topluma anlatacak bir kadın biliminin geliştirilmesidir. Yeni bir 4 Nisan’ı ve 7 Nisan’ı böyle bir bilimi tartışarak karşılamak Uveyş Ana’ya, vefat eden tüm gerilla ve şehit annelerine, tüm direngen ve isyancı kadınlara yapılacak en anlamlı anmadır, verilebilecek en güzel hediyedir. Rêber APO’nun Uveyş Ana’dan öğrendiği ve özgürlük savaşçılarına öğrettiği kavgaya dayalı onurlu yaşam anlayışı, iradeli ve direngen duruş için Uveyş Ana’yı minnetle anıyor, Rêber APO’nun bizimle paylaştığı anıları önünde saygı ile eğiliyoruz.

KJB

Demokratik Konfederalizm Önderi Abdullah Öcalan’ın yeni bir örgütlenme modeli olarak kadının gündemine koyduğu Yekitiya Jinen Azad ( YJA-Özgür Kadın Birlikleri) örgütlenmesi gerçekleşen 1. KJB kadın özgürlük kurultayında ortaya çıkan sonuçlar temelinde oluşturuldu...

YJA

YJA (Yekitiya Jina Azad) 20-24 Haziran tarihleri arasında Medya Savunma Alanlarında 100 delegenin katılımıyla 2. Konferansını gerçekleştirdi. ‘Azadiya Reber APO Azadiya Jine ye’ şiarı altında gerçekleşen Konferans, Kürdistan’da silahlara karşı taş...

YJA-Star

Kürdistan kadın özgürlük hareketinin meşru savunma gücü olarak tanımlanan YJA STAR (Yekiniya Jinên Azad-Star), kadının meşru savunma temelinde örgütlenmiş ve teknik olarak donanmış askeri bir yapılanma. Kürdistan meşru savunma gücü olan Halk Savunma Güçleri...

© 2018 PAJK Partiya Azadiya Jin a Kurdistan