HALKIMIZ ÖZ İRADESİNE SAHİP ÇIKMALIDIR

Kategori: Röportaj
Perşembe, 12 Haziran 2014 tarihinde oluşturuldu

Roza amed

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 21 Mart Amed Newroz’unda okunan mesajını, başlatılan çözüm sürecini ve bu çözüm sürecinde tarafların rol ve misyonlarını, 30 Mart yerel seçimlerinden sonra gelişen siyasal atmosferi PKK Yürütme Komitesi Üyesi Rengin Botan ile konuştuk.

Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan 21 Mart Amed Newroz’a göndermiş olduğu mesajda, hem sürece ilişkin hem de bu sürecin bundan sonra nasıl ilerlemesi gerektiğine dair önemli değerlendirmelerde bulundu. Mesaj Kürt halkı tarafından da büyük bir coşku ve heyecanla karşılandı. Hareket olarak bu mesajda ifade edilenleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

‘Halkların demokratik direnişi yükselecektir’

Önderliğimiz 2013 yılında “demokratik kurtuluş ve özgür yaşamı inşa’ hamlesini başlattığı dönemde hatırlanacağı üzere mesajında “Bu bir son değil, yeni bir başlangıçtır. Bu mücadeleyi bırakma değil, daha farklı bir mücadeleyi başlatmadır” demişti. Silahların susturulmuş olması, gerillanın ateşkes ilanı ile birlikte güçlerini medya savunma alanlarına çekilmesi bu sürecin atılan ilk adımlarından olmuştu. Silahların susturulmasına rağmen Türk devleti ve özellikle AKP hükümetinin çözümsüzlükteki ısrarı nedeniyle Kürt halkının özgürlük mücadelesi ve varlığını savunması derinleştirilerek tüm cephelere yayılmıştır. Dolayısıyla Kürdistan’ın ve Türkiye’nin her yerinde özgürlük mücadelemiz farklı yol ve yöntemlerle daha da zenginleştirilerek sürdürülmektedir. Mücadelemiz Türkiye’de var olan ağır sorunları çözmeye dönük yürütülen bir mücadeledir. Zira Türkiye gibi oldukça otoriter, tek renkli, halkların inkar ve imhasına dayalı yürütülen bir rejim gerçeğinde yığınla sorun vardır. Bu sorunların çözümü öyle sanıldığı gibi kolay olmamaktadır. Bu anlamda derin sorunların yaşandığı Türkiye Cumhuriyeti gerçeğinde çözüm bu faşizan zihniyete karşı demokratik direnişten ve direniş içerisinde olurken de kendi projelerini topluma götürmekten geçmektedir.

Dikkat edelim 2014 yılı Newroz mesajında da bu mesaj yer almaktadır ve demokratikleşme ihtiyacı daha da acil hal almıştır. Önderliğimiz “Barış savaştan daha zordur ama her savaşın da mutlaka bir barışı vardır. Biz direnirken korkmadık, barışırken de korkmayacağız” derken sözü edilen yine sürekli sürdürülmesi gerekli olan mücadeledir. Herkes taktir eder ki savaşlarda taraflar vardır. Bu taraflar birbirleriyle savaşıp çatıştığı gibi yaşanan bu savaşların olacaksa bir barışı o da karşılıklı savaşan bu taraflar arasında olacaktır. Ancak şu an Türkiye’de yaşanan gerçeklik bu hakikatin bile bile göz ardı edilmesi, tersyüz edilmesidir. “Kürt halkını vuran da ben, ama bir çözüm olacaksa da bana göre olacak ve ben ne istersem o olur” yaklaşımı ile halkımız kendi özgürlük sorununda çözümsüzlüğe mahkum edilmeye çalışılmaktadır. Bu asla kabul edilemeyecek bir soykırım politikasıdır.

Bizler hem 2013 hem de 2014 yılı Newroz’larında Önderliğimiz tarafından verilen mesajların özünü halkların demokratik direnişini zaferle taçlandırmak için mücadeleyi değişik ve zengin yol ve yöntemlerle geliştirme şeklinde anlıyor, bu temelde sonuç çıkartıyoruz. Aradan bir yıl gibi uzun bir süre geçmesine rağmen Önderliğimizin ve özgürlük hareketimiz tarafından verilen büyük emek ve sergilenen özveriye rağmen AKP’nin çözümsüzlükte ayak diretmesini demokratik kamuoyunun ve Kürt halkının değerlendirmesi gerektiğini düşünüyoruz. Önderliğimizin ısrarla çözüm sürecinin bir siyasal zemine oturtulması gerektiği yönündeki uyarılarına rağmen, hala bu uyarılar dikkate alınmamaktadır. Türkiye başbakanı Tayip Erdoğan’ın bu konuda almış olduğu tutum, çözümsüzlüğü derinleştirme tutumudur. Hala çözüm sürecinin siyasal bir zemine oturtulmasının yanlış olacağını belirtiyor. Yapmış olduğu son açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, bu konuda yeterli samimiyeti ve güvene vermemektedir. Çözümsüzlükte ısrar eden bu tutumla biz yıllardır mücadele yürütüyoruz. Özgürlük direnişimizi hep yükselttik. Bundan sonra da bu direniş elbette yükselerek devam edecektir.

Sürecin yasal bir zemine oturtulması için yapılması gerekenler nelerdir? Yine nasıl müzakere aşamasına geçilir?

‘Önderliğimizin özgürlüğü sağlanmalı’

Önderliğimiz açık bir şekilde: “Gelinen noktada müzakere sistematiği için yasal bir çerçeve kaçınılmaz olmuştur” şeklinde bu durumu ifade etmiştir.

Dünyanın neresinde büyük çatışmalar ya da savaşlar yaşanmış ise oralarda sorunları karşılıklı çözme niyeti geliştiğinde gösterilen temel bazı yaklaşımlar vardır. Önce taraflar bir birlerini test ederler. Çünkü yürütülen savaş ya da çatışmalardan dolayı güvensizlikler oluşmuştur. Bu güvensizliklerin aşılması için karşılıklı oturup tartışılacak zeminler oluşturulur. Peşinden bu ilişkiler daha da kapsamlı hale getirilerek adım adım derinleştirilmesi sağlanır. Belli bir güven ardından her yerde görüldüğü gibi tartışmalar, yani ‘diyalog’ diye tanımlanan süreç bir üst aşamaya geçer. Bu aşamaya ise müzakere denmektedir. Ancak unutmayalım ki müzakereler artık gizli, üstü örtülü, kimsenin duymadığı bir tarzda yürütülmemektedir. Müzakere edilen hususlar istisnalar dışında aleni ve şeffaf yapılır. Aleni ve şeffaf tartışabilmek, mütalaa edebilmek için yasal bir zemin şarttır. Bu aynı zamanda görüşmelerin sağlıklı bir şekilde sürekli kılınması anlamına da gelmektedir. Yani görüşmeler konjonktürel ve taktiksel değil, daha derin ve ciddi bir aşamaya gelmiş ise artık durum stratejik düzeyde ele alınacağı için, yasallığa oturması gerekmektedir.

Somut olarak Türkiye açısından ele aldığımızda yapılan onca görüşmenin hiçbir yasal dayanağı ve zemini yoktur. Bunun içindir ki hiçbir güvencesi de yoktur. Kaldı ki Türkiye gibi hukuk devleti olmaktan çok uzak olan bir devlet içerisinde neyin, ne zaman, nasıl karşı hamlelerle boşa çıkarılacağı belli bile olmamaktadır. Bu öyle bir devlettir ki yargısına hükümette olanlar bile güvenmemektedir. Paralel ya da başka devlet yapılarının oyunları göz önünde bulundurulduğunda durum daha da vahim bir hal almaktadır. Devlet hukukunun ne kadar halklar karşıtlığı içerdiği biliniyor. Lakin Türkiye’de bu durum çok daha geri ve halklar karşısında, halkların çıkarlarına karşı kurulmuş olan bir hukuktur. Böyle bir gerçeklik söz konusuyken, birilerinin insafına bırakılacak, sözlerine itimat edilecek bir durum kesinlikle yoktur. O zaman şayet bir süreçten bahsediliyorsa ve bu sürecin yürütülmesi isteniyorsa, eğer AKP hükümeti gerçekten Kürt sorununun çözümünde samimi ise yapılması gerekli olan kesinlikle müzakerelerin mutlaka yasal ve aleni bir zemine kavuşturulması ve sabote edilmesinin önünün alınmasıdır. Aksi takdirde zaten tartışmalı olan bu sürecin mevcut hükümet yaklaşımlarıyla sürdürülmesi artık mümkün değildir.

Özcesi Türkiye’de sağlıklı bir şekilde bu süreç götürülmek isteniyorsa kesinlikle Önderliğimiz ile yapılan görüşmeler müzakere sürecine evirilmelidir. Kürt sorununun çözümü açısından Önderliğimizin mutlaka özgürlüğüne kavuşması gerekir.

Birçok meselede oldukça sığ yaklaşan Türkiye Cumhuriyeti devletinin bu konuda da oldukça sığ, dar, üstünkörü ve kafasını kuma sokan kuşa benzediğini son bir yıllık pratiklere bakarak görmek çok da zor olmamaktadır.

Süreç Sayın Öcalan’ın da belirttiği gibi yasal bir zemine oturtulmazsa, ne gibi sakıncaları doğurur? Bu konuda Kürt halkı ve demokratik kamuoyu nasıl bir tutum sahibi olmalıdır?

‘AKP’nin çözüm ve barış üretmesi mümkün değildir’

Tabii bizim hegemonik bir zihniyet yapısına sahip AKP hükümetinden çok fazla bir beklentimiz olamaz. Bir çözüm gücü olmayacağını da zaten yapmış olduğu açıklamalarla ifade etmektedir. Çünkü hükümet bilinen bir hükümettir. Oldukça inkarcı ve imhacı karakteri derin olan eklektik bir ideolojiye sahiptir. Dincidir diyeceğiz ancak dinci değil, dinin birçok değerlerini kendi kirli pragmatist, yani çıkarcı politikalarına alet etmektedirler. Yine bir de daha belirgin olan milliyetçilikleridir. Böyle bir hükümetten bir şey beklemek yerinde değildir. Böyle hükümetler konjonktüre göre yaklaşım gösterirler. Yani ne zaman ne yapacaklarını var olan durum belirler. Ve söz konusu AKP ise bugüne kadar çoğu zaman politikalarında dış güçler etkili olmuştur. ABD, İngiltere derken daha düne kadar Cemaat vb. çevrelerce belirlenen politikalar izleyen bir duruş ve tutum içerisinde olmuştur.

Açık ki bunun için bizim hükümetten bekleyeceğimiz bir şey yoktur. Çünkü bu hükümetin yıllardır halklara, azınlıklara, inançlara, farklı bakış sahibi olan çevrelere karşı uyguladığı inkar, imha, soykırım politikaları biliniyor. Böyle bir zihniyet sahip olan faşizan rejimlerden özgürlük, demokrasi, hak – hukuk vb. sorunların çözümüne dair beklentiler içerisinde olmak kendi ecelinden yaşam soluğu beklemek gibi bir durumdur. Zira devletçi – iktidarcı hegemonya peşinde olan bu hükümetin çözüm ve barış üretmesi mümkün değildir.

Bizim esas aldığımız halkımız, demokratik ve aydın çevrelerdir. Yine kadın, gençlik ve Türkiye’nin demokratikleşmesini isteyen kesimleridir. Türkiye’de var olan tıkatıcı, tahrik edici, sorunları derinleştirici politikalara karşı tüm demokratik – özgürlükçü çevreler kendi politik bakışları doğrultusunda güçlü bir karşı koyuş içerisinde olurlarsa o zaman bu hükümet ya da başka çevreler mecburi olarak sorunların çözümüne doğru adım atacaklardır. Yani halkların – toplumların özgürlük mücadeleleri yükseldikçe hükümete çözüm doğrultusunda adım attırmak mümkündür. Geçmişte devrimlerin halkların eseri olduğu söylenirdi. Bunun halen böyle olduğunu bizler günlük olarak görüyoruz. Her ne kadar özel savaş güçleri, emperyalist hegemonik güçler birçok hile ve kirli oyunlarla bazı yerlerde kendi emellerine alet etmek için halkları sokağa dökebiliyorlarsa da, esas olan halkların kendi iradeleridir. Bu bağlamda mücadele yol ve yöntemleri değişmiş olmakla birlikte halen devrimler halkların eseridir demek yerinde olacaktır. Önderliğimizin 2013 Newroz mesajında belirttiği “Bu bir son değil, yeni bir başlangıçtır. Bu mücadeleyi bırakma değil, daha farklı bir mücadeleyi başlatmaktır” gerçeği de budur. Bu gerçekliğe göre hareket ve mücadele içerisinde olup mücadelemizi her alanda yükseltirsek, hükümet sürdürülen diyalog sürecini müzakereye çevirmek zorunda kalacaktır. Kaldı ki böyle yapmazsa bile halklarımızın neler yapabileceğini bizler seçim süreci ve sonrasında iyi gördük.

Tabii çözüm süreci ilerlemezse gerillanın alacağı pozisyon da merak edilen bir diğer konudur. Siz bu yönlü neler söyleyebilirsiniz?

‘Süreç gelişmezse gerilla konumunu değiştirir’

Kürt halkının tüm değerlerinin savunma gücü olan gerillanın kendisini her türlü mücadeleye hazır hale getirdiğini öncelikle belirtmek gerekir. Biliniyor, gerilla Önderliğimizin bir yıl önce yaptığı çağrıya uyarak tek taraflı ateşkes ilan etmişti. Halen bu pozisyonunu koruyor. Lakin devlet ve hükümet nezdinde süreç adına ciddi bir gelişmenin yaşanmadığı, yasal ve anayasal çerçevede kayda değer bir adımın atılmadığı, Kürt halkına yönelik saldırıların çeşitli biçimlerde öne çıktığı, geçen bir yıllık süreç boyunca Türk ordusunun savaş hazırlığını aralıksız sürdürdüğü gerçeği göz önünde bulundurulduğunda bu pozisyonun hep böyle korunması beklenmemelidir.

Önderliğimiz ile devlet diyaloglar yapmaktadır. Bu diyalogların herhangi bir yasal zemini bulunmamaktadır. Bunun için eğer gerillanın var olan pozisyonunun korunması isteniyorsa o zaman yapılması gerekli olan AKP hükümetinin hızla müzakere sürecine geçmesidir. Var olan görüşmeleri yasal bir zemine kavuşturmalarıdır. Aksi takdirde şimdi Kürdistan’ın birçok yerinde – Hakkari, Gever, Cızir, Serhat kenteleri ve Türkiye Metropollerinde görüldüğü gibi halkımızın direnişlerine saldırılar yapılırsa, Rojava Devrimine ve orada yaşayan halkımıza bizatihi AKP’nin direktifiyle yapılan saldırılar durdurulmazsa o zaman gerillanın şimdi bilinen yerlerinde kalması düşünülmemelidir. Bu gerilla bu halkın güvenliği başta olmak üzere, bu topraklarda yaşayan tüm azınlıkların, farklı inanç guruplarının ve de demokratik değerlerin yükseltilmesinin garantörü olarak çıktığı günden itibaren böyle bir görev üstlendi. Yani gerillanın Önderliğimiz tarafından neredeyse tek başına ortaya konulan çözüm iradesine karşı devlet ya da hükümet tarafından sağlıklı bir yaklaşım gösterilmezse konumunu değiştireceği iyi bilinmelidir. Önderliğimize ve tüm Kürdistan parçalarında yaşayan halkımıza özellikle de halkımızın büyük bedellerle elde ettiği kazanımlara karşı gelişecek her türlü olumsuz yaklaşım ve saldırıya karşı meşru savunma mücadelesini geliştireceği bunun için geçmiş mücadele duruşundan çok daha güçlü bir mücadeleye hazır olduğu da bilinmelidir.

KJB

Demokratik Konfederalizm Önderi Abdullah Öcalan’ın yeni bir örgütlenme modeli olarak kadının gündemine koyduğu Yekitiya Jinen Azad ( YJA-Özgür Kadın Birlikleri) örgütlenmesi gerçekleşen 1. KJB kadın özgürlük kurultayında ortaya çıkan sonuçlar temelinde oluşturuldu...

YJA

YJA (Yekitiya Jina Azad) 20-24 Haziran tarihleri arasında Medya Savunma Alanlarında 100 delegenin katılımıyla 2. Konferansını gerçekleştirdi. ‘Azadiya Reber APO Azadiya Jine ye’ şiarı altında gerçekleşen Konferans, Kürdistan’da silahlara karşı taş...

YJA-Star

Kürdistan kadın özgürlük hareketinin meşru savunma gücü olarak tanımlanan YJA STAR (Yekiniya Jinên Azad-Star), kadının meşru savunma temelinde örgütlenmiş ve teknik olarak donanmış askeri bir yapılanma. Kürdistan meşru savunma gücü olan Halk Savunma Güçleri...

© 2018 PAJK Partiya Azadiya Jin a Kurdistan