‘İnsana ve İnsan Yaratımını Anlamlandıran Tüm Her Şey Tanrıçalıktır’

Kategori: Röportaj
Pazartesi, 08 Eylül 2014 tarihinde oluşturuldu

Tanrıça kültürü Toros-Zagros dağ silsilelerinde ortaya çıkan bir kültürdür. Ve dünyanın her tarafına yayılmış ve aynı ruhu paylaşıyor. Tanrıça kültürü Dicle-Fırat’ın akışına benzetilir. İnsanlığın ilk ortaya çıkışını ve bu çıkışla birlikte büyük direnişlerin olduğu tanrıça kültürünü PKK Merkez Komite Üyesi Dılzar Dîlok’a sorduk.

Dicle ARYA

Zagros’un kültürünü ve mitolojisini nasıl ele alıyorsunuz? Tarihten beri insanlık hayatında ne gibi etkilere yol açmış ve neler üstlenmiştir?

Dılzar Dilok: Tanrıça kültürü ve Zagros kültürü üzerine konuşmak, Zagros’un bir bütün olarak güzellikleri, Zagros eteklerinde yaratılan doğal toplum yaşamı, dağ yaşamı, bitki örtüsü, ırmakları hepsini birlikte anlatmak aslında şiir okumaya benziyor. Siz Zagros’u ve Tanrıça kültürünü anlatmaya başladığınızda doğal olarak istemeseniz de şiirsel cümleler çıkar.

Önderlik savunmalarında da böyledir. Sosyal dil bilim içinde edebi bir dil verir. Bu tanrıça ruhunun o topraklara işlemiş olmasından ve tanrıça ruhunun yaratım rolünden kaynağını alır. Ve bunu hisseden her insanda doğal bir edebi dili-yüreği oluşur. Biraz dağ rüzgarların esişine benzer. Oradaki çok renkli kültürün ortaya çıkışı kadar renkli bir dil ortaya çıkar. Aslında bu, doğal yaşamı da tarif edebilir. Çünkü yaşamın ve toplumun kendisi çok renklidir. Mesela Toros-Zagros dağ sinsilesinde ortaya çıkan yaşamı, tüm dünya tarihi açısından değerlendirdiğimizde, ilk insanlığın doğuşu olarak adlandırıyoruz. Mezopotamya’da yaşamın doğuşu diyoruz. İlk insansı anlamın doğuşu, ilk sözlerin söylenişi, ilk tarımın ortaya çıkması, başağa bilinçli olarak dokunan ilk insan eli olan yani tohumdan başağa kendisinin yetiştirdiği eli ya da güneşe dair ilk bilgiler diyebiliriz. Ya da bir ekim yapıldığında tohumun toprağa gömülmesi sonrası beklenilen süreç, bu süreç içerisinde güneşin ve suyun ortaya çıkaracağı kutsallığı bilmek, insan ile hayvan arasındaki dostluğu ve daha sayacağımız birçok şey.Yani, insana ve insan yaratımını anlamlandıran tüm her şeyi tanrıçaların yurdu Zagros’un eteklerinde bulabiliriz. Zagros etekleri tanrıça etekleri gibidir. Sadece mekanlar, mekanlar değildir diyoruz. Mekanlartoplum, insan, kültür yaratırlar. Tanrıça kültürüne, tarıma, hayvancılığa, insan sevgisine, emeğe tutunur gibi tutunur insanlar Zagros eteklerine. Aslında tanrıça kültürüne ve doğal yaşam kültürüne tutunur insan. Zagros eteklerindeki yaşamın bugüne kadar binlerce yıllık egemenlikli, iktidarcı, devletçi sistemlere rağmen, komünalkır-toplum yaşamını sürdürmesi de bu tanrıça kültürünün gücünden ve etkisinden kaynağını alır. Çünkü tanrıça kültürü bir hakikattir. Toplumun yarattığı ve oluşturduğu bir hakikattir. Bu hakikat üzerine çok fazla mitoloji yazılmıştır. Çok fazla hikaye söylenmiştir, Çiroklar dile gelmiştir. Masallar, türküler söylenmiştir ama asıl tanrıça kültürü dediğimiz hakikat, mitolojilere sığamayacak kadar büyük bir hakikattir. Ve bizimdir, bize aittir. Kendimizden, kendimiz olduğumuz sürece koparamayacağımız bir hakikattir. Yedi bin yıllık egemenlikli tarihe rağmen, ölmeyen-öldürülmeyen bir hakikattir. Mezopotamya içinde Zagros etekleri, Toros-Zagros dağ silsilesi ya da verimli Hilal için şunları söylemek gerekir;  burada yaratılan yaşam, burada yaratılan toplum olgusu ve buranın toprağı ile, insanı ile bütünleşen yaşamın tamamı cennetin tanımıdır. Kutsal kitaplara bakalım, cennet tarif edilirken Dicle-Fırat’ın kenarları tarif edilir. Dicle-Fırat arası tarif edilir. Yine Zagros etekleri tarif edilir. Bir bütün Toros-Zagros dağ silsileleri tarif edilir. Ve cennet yaşam demektir. Ama sadece mekânsal bir yaşam anlatılmıyor. İnsan yaşamını var eden, yaratan, sürekliliğini dile getiren her şey anlatılıyor. Bunun içerisinde maddi yaşam koşulları da vardır. Bura ile ortaya çıkan gerçek toplum ile var olan yaşam koşullarıdır. Aslında özgürlük tutkuları, özgür yaşam, doğal toplum ilişkileri, doğal yasalar, kadın etrafında oluşan ilişkiler, toplumun kendi kendisi için aldığı tedbirler, kendini savunması, ekim yapması birbütün aslında bu dağ silsilesindeki yaşamın tamamı anlatılır. Burada yaratılan yaşam, ilk toplumsallığın oluşması ve ilk tarım devriminin gelişimi insanlarda farklı bir bilinç oluşturuyor. Yaşamın kendisi bir mucizedir. Yaşamı eğer yaratmışsa bu toplum, bir doğal toplum yaratmışsa bu insanlar bir mucize açığa çıkartmıştır. Bundan dolayı bu yaşamı her haliyle, bir bütün olarak ele almak gerekiyor. Aslında tüm diğer hayvanlardan, tüm diğer canlılardan ayrıştıran, farklılaştıran, toplumu yaratan bir gerçeklik vardır. Yaşamı yaratan her şey bundan dolayı kutsal görülür. Mesela başta gıdalar kutsal görülür Zagros’ta. Örneğin ekmek kutsal görülür ve bugüne kadar bir inanç düzeyindedir. Bir inanç olarak gelmiştir. Kürdistan’ın hemen her yerinde bu vardır. Çocukların ilk bilimidir ekmeğin kutsallığı. Yere düşen ekmeğe basılmaz, yerden alınır, ele bırakılır ve üç defa öpülür. İnsan ayağının değmeyeceği, kirletilmeyeceği bir yere bırakılır. Ve bu da kutsallığa verilen anlamı ortaya koyuyor. Çocuklara da bu kutsallık öğretiliyor. İnsan hayatını var eden hayvanlar, hayatın sürekliliğini sağlayan bitkiler, güneş vb. bunların hepsi kutsal görülür. Aslında tüm yaşamın, toplum yaşamının sürekliliği için evrildiği, toplum yaşamının sürekliliği için, özgür toplum, doğal toplum ekseninde geliştirdiği bir yaşam tarzıdır tanrıça kültürü. Tabii bu kültür tarihten bugüne kadar gelmiştir. Bunun yüzlerce, binlerce örneği vardır. Binlerce yıllık egemenlere, sınıflı dayatmalara, iktidarlara rağmen tanrıça kültürünün oluştuğu dönemden bugüne kadar varlığını sürdürmüştür. Tanrıça imgelerine baktığımızda bunu günümüzde de görebiliyoruz. Tabii ki bu çok zayıflatılmış, çok geriletilmiş bir halde olabilir ama vardır ve varlığını da sürdürür diyebiliriz. Bu bir gerçekliktir çünkü. İnsanı insan yapan, toplumu toplum yapan bir gerçekliktir tanrıça kültürü. Neolitik devrimi gibi yaratan bir kültürdür. Tanrıçayı tekil bir olgu olarak ele almamak da lazım. Tanrıçalık bir kültürdür. Ana kadın etrafında oluşan toplum kültürüdür. Ana kadın etrafında mülkiyet ilişkilerinin olmadığı, ortak ilişkilerin, dayanışmanın esas alındığı, çocukların dahi mülk konusu olmadığı, toplum tarafından eğitildiği, tüm ihtiyaçların toplum tarafından giderildiği bir kültürdür. Yani tanrıçalık bu anlamıyla tekil tanrıça anlayışında değildir. Bunu böyle değerlendirmek gerekiyor. Tabii bu anlamıyla insanlığın beşiği olarak değerlendiriyoruz Mezopotamya’yı. Ama bugünkü durum biraz daha farklıdır.

‘Amargi, anayı, ana kültürünü, doğayı ve özünü yaşamaktır’

Birinci cinsel kırılma tanrıçalar tarafından nasıl gerçekleşti? Tiamat ve Marduk savaşı nedir ve nasıl yorumlamalıyız?

Dılzar Dilok: Bu kadar güçlü bir kültür olan tanrıça kültürünün yıkılması, kadın eksenli bir sistem yerine erkek eksenli bir tanrı kültürünün oluşturulması, insanlığın beşiği dediğimiz Mezopotamya’nın insanlığın mezarı haline getirilmesi ile eş değerdir. Tüm kutsallıkların kirletilmesidir. Kirli anlamların oluşturulmasıdır. Bunlar mitoloji içerisinde yerini almaktadır. Örneğin Sümer mitolojisinde bunu görebilmekteyiz. Marduk ve Tiamat Babil mitolojisidir ve ondan önce Sümer mitolojisine değinmek gerekir. Sümer mitolojisi, Sümer rahipleri tarafından Zigguratlar’da geliştirmiştir, Zigguratlar’da yaratılmıştır. Aslında tanrıçalık çağından tanrılar çağına geçiş vardır. Tabii Sümer mitolojisinde tanrıçalar çağı daha ortadan kalkmamıştır. Tanrılar sistemi hakimiyeti sağlanmamıştır ama bir savaş, bir çekişme vardır. En bildiğimiz örnek kurnaz tanrı Enki’dir. Kurnaz Enki dediğimiz tanrı, İnanna’nın yasalarını çalıyor. 104 ME dediğimiz doğal toplum yasası, yaşam yasası, insan yasası dediğimiz 104 ME savaşıdır. Aslında bu savaş biraz da kadın kültürü ile gaspçı, talancı, erkek kültürü arasındaki savaşı da anlatmakta ve bu öyle bir iki kişi arasında gelişen bir savaş değildir. Mitoloji bunu böyle anlatmaktadır. Ama bu binlerce yıl, iki bin yıldan fazla geçiş çağını anlatan bir durumu yaşamaktadır. Tabii bu dönemlerde Sümerler bir mitoloji yaratıyorlar ve yarattıkları mitolojide ana tanrıçanın komünal değerlerine karşı, erkek tanrıların yaratımlarını koyuyorlar. Aslında Sümer mitolojisi bir bütün bunu anlatıyor. Tanrısallıkların erkeksellileştirilmesidir Sümer mitolojisi. İlkler vardır Sümer mitolojisinde. Mesela Sümer tabletlerinde bir Amargi sözcüğü vardır. O güne değin anaya dönüş, doğaya dönüş özlemi çekmemiştir. Çünkü anayı, ana kültürünü, doğayı ve özünü yaşamaktadır. Ama o günden sonra anadan koparılan bir insan gerçeği, bir toplum gerçeği vardır. Ve bu özlem anaya dönüş Amargi olarak adlandırılır. Tabii bu dönemde temel yaratıcı güç rahiplerdir. Bunu şöyle de belirtebiliriz; Bugüne kadar en güçlü zihniyet yaratımı diyebiliriz. Güçlülüğü doğruluğundan gelmiyor tabii ki. Güçlülüğü insan zihniyetini işgal etmesinden geliyor. Hakikatin yerine yalanın konulmasından geliyor. İlk yalan ya da en büyük yalan Sümer rahipleri tarafından söylenmiştir diyebiliriz. Bir yandan da insanların yaşadıkları cennet ülkesi, cennet tanımı yaşamın kendisi ile özdeşleşti. Sümer mitoloji ile birlikte cehennem korkusunun, tanımının insan diline, literatürüne girdiğini görüyoruz. Bu bir parçalama biçimidir. Zaten Sümer mitolojisinin temelinde parçalama vardır. Hakikatin parçalanması vardır. Yaşam cennet-cehennem olarak ayrıştırılmıştır. Cennet yaşamını tanıyan insanlarda cehennem korkuları yaratılmıştır. Ve bu korkular, derinleştikçe insanlar cennetten uzaklaşmaya başlamışlardır. Çünkü korkular derinleştikçe tanrılar için hizmet etme daha da fazlalaşıyor. İnsan kullaştıkça cennet olgusundan daha da uzaklaşıyor. Çünkü kullaşma, özgür olmaktan uzak anlamına geliyor. Böyle bir süreç, böyle bir ara süreç yaşanıyor. O dönem yoğun tanrı yaratımları vardır. Tabii bunu takip eden bir Babil mitolojisi, Asur mitolojisi vardır. Babil mitolojisi bizim açımızdan çok önemli. Babil yaratılış destanı vardır Eliş adında. Marduk ve Tiamat bu destanda anlatılır. Sümerlerdeki mitoloji biraz daha derinleştirilerek, tanrı ve tanrıça arasındaki savaş burada zirveleştirilir ve baba tanrı tarafından oğlu yönlendirilir. Anatanrıça karşısında oğul savaşır. Tiamat tuzlu suların tanrıçası olarak bilinir. Tuzlu su deniz anlamına gelir. Denizi anlatır. Denizin tanrıçası diyebiliriz. Marduk da güneşin tanrısı olarak bilinir. Marduk, Tiamatı öldürür. Amaç da Babil’de en üst konuma gelmektir. Tabii ara süreç sonrası baba kendi egemenliğini sağlama amacına hizmet eder. Bundan sonra Tiamat’a ve tanrıça kültürüne karşı çok yoğun bir ideolojik saldırı gerçekleşir. Çok yoğun bir karalama kampanyası diyebileceğimiz bir durum gerçekleşir. Yaşam içerisinde olumsuz ne varsa Tiamat’a, kötü ne varsa Marduk’a atfedilir. İyi ne varsa, korkulan her şey de Marduk’a atfedilir. Tüm egemenlikli formlar, tanrısal olarak algılananların hepsi Marduk’a atfedilir. Marduk ile birlikte tek tanrılı sistemlere geçiş ortaya çıkıyor. Mesela Marduk’un elli büyük adı vardır. Her isim bir özelliği anlatır. Her güçlü, acımasız oluş, yaratılış Marduk için belirlenen isimlerdir. Aslında Tiamat’ın öldürülüşü birinci cinsel kırılmanın da başlangıcıdır. Birinci cinsel kırılma, kadın cinsinin kırılması ve kadın cinsinin kırılması ile birlikte toplumun kendi özgür değerlerinden kopartılması diyebileceğimiz bir süreç başlar. Destan, Tiamat’ın öldürüşünü ikiye böler. Tiamat’ın ölümü ile tarih artık Marduk’un lehine yazılır. Aslında şöyle demek daha doğru olur. Tiamat’ın öldürülüşü ile tarih tüm Mardukların lehine, tüm erkeklerin adına yazılır. Artık kadının yazısız tarihi denilen söylem ortaya çıkar. Bu söyleminde ortaya çıkması Babil destanı ile birlikte gerçekleşiyor. Tabii bu süreçten sonra tüm destanlarda erkek egemenliği güçlenir. Greklerde, Mısırlarda hangi mitolojiye göz atsak bunları görebiliriz. Bunun zirvesi Yunan mitolojisidir ve Zeustur. Marduktan da, Enkiden de tüm erkeksi özelliklerin kaba, egemenlikçi, yalancı, sadece cinselliğini esas alan, kadını meta, nesne, sadece cinsel bir araç olarak gören, kadın doğurganlığını dahi kıskanan, kendinden tanrılar doğurtan bir tanrı figürü, bir erkek tanrı figürü ortaya çıkar. Bu da Zeus’tur. Zeus, aslında erkek egemen sistemin şahsında zirveleşmiş halidir diyebiliriz. Tabii bunların hepsi de birinci cinsel kırılmanın tamamlandığı süreçtir. Tiamat ile Marduk arasındaki savaşı da böyle yorumlamak lazım. Marduk’un darbesi, Tiamat’ı ikiye böler. Beyni bir tarafa, ruhu bir tarafa gider. Sadece bundan sonra kadını cinsel olarak kullanılması, metalaşması süreci de başlar. Mitolojilerin zihniyet yaratım etkileri var. Anatanrıça kültürünün yıkılmasını, köleci zihniyetin geliştirilmesini mitolojilerde görebiliyoruz. Sınıf ve cinsiyet köleciliğine dayalı devlet yapılanması geliştiriliyor. Sınıfsal akıl gelişiyor. İnsanlar, toplumu parçalıyor. Özne-nesne zihniyeti ortaya çıkıyor. Her şey tanrı için fikri ortaya çıkıyor. Yalana dayalı bir zihniyet gelişiyor. İnsanların insan olarak görülmediği, nesne olarak görüldüğü bir süreç başlıyor. Mesela Mısır tanrı kralları öldükten sonra, ölenlerin tanrı kralla birlikte gömülmesi, insanların insan olarak görülmediği, tanrı kralların bir parçası, tırnağı, eşyası gibi görüldüğünü de gösteriyor. İnsanlar ilk başta bunlara ikna edildiler. Tanrının bir parçası olduklarına dair ikna edildiler. En temel sonuçların birisini şöyle dile getirebiliriz; gasp, talan bir değer olarak ortaya çıkıyor. Doğmatik zihniyet gelişiyor. Çünkü kanun değerinde birçok şey ortaya çıkıyor. Mesela Sümer tabletlerinden Babil mitolojisine kadar tanrı kralları her şeyi belirliyor. İnsanlar hakkında her şeyi belirlediği bir süreç başlıyor. Bu doğmatik düşünce Sümer düşünce yapısıdır ve kaderciliği geliştiriyor. Her şey belirlendiğine göre, her şeyi tanrılar belirliyorsa benim bir şey düşünmeme gerek yok diyor insanlar. Bu, özgür düşünceye vurulan en büyük darbedir diyebiliriz.Cinsel kırılmalar toplumsal gelişmede kadının güç kaybettiğinin ifadesidir. Bir kadınlık kültürünün yenilmesini anlatır. Kadın olgusunun toplumdan dışlanmasını anlatır. Kadının tümden nesnelleştirilmesini anlatır. Tabii bu MÖ 2000-3000 yılları arasında Tiamat ve Marduk ile başlayan bir süreçtir. Sümerlerdeki geçiş sürecinin tamamlandığı ve erkek egemen sisteme geçildiği süreçtir birinci cinsel kırılma süreci. Erkeğe dair her şeyin belirtildiği, kahramanlaştırıldığı, kadına dair her şeyin ayıplandığı, değersiz görüldüğü bir dönem başlar. Cinsel kırılma budur, tüm değerlerin kırılmasıdır. Yani sadece Timat’ın değil, tüm kadıncıl değerlerin, yaşamsal değerlerin kırılmasıdır. Bunu bir toplumsal kırılma olarak ele almak gerekiyor. Erkek egemenliği katı bir forma ulaşıyor ve toplumda tek renklilik, tek seslilik gelişiyor. Aslında Ortadoğu toplumunda kırılma ve çöküş dönemidir diyebiliriz. Bir baş aşağı geçiş sürecidir diyebiliriz. Ana kültürü kadar renkli ve çok kültürlüden tek sesliliğe evrildiği zaman çöküşü yaşayacaktır. Doğadan koparılmıştır, egemenlik ile tanışmıştır. Cehennem olgusu ile tanışmıştır. Doğmatizm gelişmiştir. İnsanları öldürmekten, köleleştirmekten zevk alan tipler ortaya çıkmıştır. Böyle bir şekillenme ortaya çıkmıştır. Bunların tamamı birinci cinsel kırılmanın örnekleridir. Yine kan dökmenin bile mecbur olunmadığı, günah sayılmadığı bir dönemden, insan kellelerinden öldürüp insan kafasından duvarlar yapmaya kadar bir vahşet ortaya çıkmıştır. Bunu bir büyüklük ölçüsü olarak görme ortaya çıkmıştır. Bu Asurlar için söylenen tarihte geçen bir nottur. Tarihe not düşürmüştür. Tanrıçanın yerine erkek tanrı figürü almıştır. Ve bugünde aynı kültür, aynı katliam kültürü yaşanıyor. Bugün Ortadoğu’da insanları öldürme, kafalarını kesme, bunları üst üste koyup videoların çekme, yayınlama bir İŞİD şahsında ortaya çıkmaktadır. Bunun tarihsel kökenleri vardır. Ve bu kesinlikle kadın kültürüne, doğal toplum kültürüne bir saldırıdır. Bunu sadece bir mezhep savaşı olarak koymamak gerekir. Zihniyet savaşımıdır. Bu doğal topluma karşı erkek egemenlikli sistemin saldırısıdır demek ve yorumlamak gerekir.

Kadınlar kendi tanrıça kültürlerini, özüne dönüşlerini hangi mücadele temelinde gerçekleştirecekler?

Dılzar Dilok: Tanrıçalaşma konusu çok önemli bir konu. Tanrıçalık tekil bir olgu değildir. Tek kişiye ait değildir, ün değildir. Bir kültür sorunudur. Ortak bir yaşam algısına dayanır. Bundan dolayı da bir toplumsallık barındırır içerisinde. Tanrısallık için öncelikle bir kadının tanrısallık çağını bilmesi gerekir. Tarihi iyi bilmesi gerekir. Tanrısal çağını bilmek veya kitaplardan öğrenilen bilgi değildir. O çağı hissetmek, bir tarım kültürünü bilmek ve hissetmek, hayvanları hissetmek gerekir. Doğadaki her şeyi hissetmek gerekir. Bilmek, bulmak, öğrenmek arasında ve yaşamak arasında bir bağlantı kurmak gerekir. Tarihin şimdi olduğunu kesinlikle yaşamanın temeline oturmak gerekir. Yine toplumun tarih boyunca neler yaşadığını, nasıl yaşadığını, nasıl toplum ve tarih olduğunu bilmek gerekir, toplumsal olmak gerekir. Temel bir tanrıça özelliğini geliştirmek gerekir. Tanrıça tek başına bir birey değildir, tanrıça bir toplumdur, bir kültürdür ve bütünlüğü ifade eder. Toplumsallaşabildiği kadar bir tanrıçalık ortaya çıkar. Yani bireyin özgürlüğünü toplumsal özgürlükle bağlantısını burada koymak lazım. Toplumsal olmayan bir özgürlüğün bireye de özgürlüğün getiremeyeceğini koymak lazım. Bu temel tanrıça özelliğidir. Bunun yanında tanrıçalaşmak için toplumun temel öncüsü olmak gerekir. Kendine öncülük misyonunu biçebilmek gerekir. Bu şunu gerektirir; çağın bilgi seviyesine ulaşmayı gerektirir, çağın bilgi ana yüreğiyle sevmeyi, korumayı, kollamayı gerektirir. Yine Mezopotamya’da özgür toplumsallık yaratılmıştır. Üzerinden binlerce yıl kölelik gelişti ama her şeye rağmen tanrıça kültürü binlerce yıllık köleliğe rağmen kaybolmayacak bir sistemdir. Güçlü bir yaşamdır.Çünkü bizi biz eden, toplumu toplum eden bir kültürdür. Bu bilinçle yaklaşmak gerekir. Tanrıçalık için gereken temel mücadele, kişinin örgütlü olmasıdır. Öze dönüşün temeli bunlar, bunlardan başlamak lazım. Kendini tanımak, toplumunu tanımak gerekir, toplumun özgür yaşaması için kendine bir amaç biçmesi gerekir. Bunlar temel tanrıçalaşma özellikleridir de diyebiliriz. Toplum özgür olduğu müddetçe, toplumun varlığını bildiği ve koruyabildiği müddetçe tanrıçalaşma gerçekleşebilir. Eğer bu yoksa tanrıçalaşmak da çok fazla mümkün olamaz.

‘Zagroslar’da kültürleri yeniden canlandıracak Doğu Kürdistan kadınıdır’

Önderliğin son görüşmesinde Doğu kadınların kendi kültürlerine sahip çıkmalarını istedi. Doğu toprakları tanrıçaların çıkış yerlerinin olduğunu dile getirdi. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Şuanki Doğu Kürdistan kadınlarının pozisyonu nedir?

Dılzar Dilok: Toros-Zagros dağ silsileleri tanrıçalar yurdudur. Mekanlar sadece cansız toprak yerleri değildir. Mekanlar, bugün ne yazık ki, kaçışın, batıya doğru korkunç bir kaçışın, göçlerin olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Bu mekanların cennet yaşamlarının yaratımlarının olduğu yerde cehennemin yaratılması ile bağlantılıdır. Bundan dolayı şunları yapmak gerekir; mekanlar cansız yığınlar değildir. Mekanların ruhu vardır. Bu mekanlarda tanrıça ruhu vardır. Bu mekanlarda doğal toplumun, özgür insanların ruhu vardır ve bu mekanlarda savaşlar, katliamlar sürekli güncelleştirilerek kültürsüzleştirilmeye çalışılmaktadır. Mekanları böyle ele almak ve böyle yorumlamak gerekiyor. Öncelikle bu toprakları sevmek gerekiyor. Tabii Doğu Kürdistan, Zagros dağlarının eteklerinde tanrıça kültürünü doğuracak kadar büyük bir anlama sahiptir. Bunu tarihten de görebilmekteyiz. Bugüne kadar yaşanan tüm egemenlikli sistemlere rağmen yüzyıllarca Perslerin, Sasanilerin, Emevilerin diktatörlüklerine rağmen bugün İran İslam Cumhuriyetin tüm egemenliklerine rağmen var olma savaşımını veren insanlık vardır Doğu Kürdistan’da. Birçok etnik grup Doğu Kürdistan’da yaşamaktadır. Birçok etnik inanç ve kültür yaşamaktadır. Birçok farklı inanç bugüne kadar yaşamını sürdürmektedir. Birçok tarikat yaşamaktadır, birçok tasavvufçu, düşünce insanı Doğu Kürdistan’dan çıkmıştır ve tüm insanlığa örnek teşkil edecek yaşamlar yaratmışlardır. Doğu Kürdistan bunların mekanlarıdır. Lorların, Yarsanların, Horasan halkının, Kirmanşah’tan Sine’ye kadar her yere baktığımızda Doğu Kürdistan’da her yerde bir direniş görmekteyiz. Bugüne kadar süren bir direniş vardır ve bu canlıdır, ölmemiştir. Mesela Kürdistan’ın diğer parçalarına oranla hala Doğu Kürdistan’ı tanımış değiliz. Neden? Çünkü Doğu Kürdistan’ı tanımak demek, Doğu Kürdistan’daki tüm toplulukları, halkları, inançları, etnik grupları, tarikatları, tasavvufları, anneleri, kültürleri tanımak demektir. Giyim biçimlerini tanımak demektir. Dilin ayrıntılarını tanımak demektir. Tabii Doğu Kürdistan böyle bir zenginliği içinde barındırıyor. Bu zenginliğin bugüne kadar sürmüş olması şunu bize söylüyor; burada güçlü bir kültür var, bu zenginlikler her şeye rağmen birbirleri ile yaşama büyüklüğünü gösterebiliyorlar. Çünkü renkliliklerle birlikte yaşamak özgür yaşamaktır. Bunları doğuran bir anadır. Doğu Kürdistan’ı bir ana, bir anavatan olarak görmek lazım. Tüm bu kültürleri, bu renklilikleri, bu zenginlikleri doğuracak büyüklükte bir kültürdür, bir anadır. Tabii Önderliğimiz de tarihe bakarak bugünü yorumluyor. Tarihe bakarak bugünü anlamlandırıyor. Bu tarihe bakarak Doğu Kürdistan kadınını yorumluyor. Doğu Kürdistan kadınının bugün içinde bulunduğu durum tabii ki kabullenilemez. Yaşanılan tüm renkliliklere, tüm zenginliklerine rağmen Doğu Kürdistan kadını daha büyük çıkışlar, daha anlamlı öncülükler yapmak zorundadır. Tüm İran kadınlarına, İran’da yaşayan tüm kadınlara Doğu Kürdistan kadının öncülük yapması gerekiyor. Yaşamsal, düşünsel, kültürel anlamda, kadın özgürlüğü anlamında yani her anlamda bunu yapabilmesi gerekiyor. Mesela Kürt edebiyatına baktığımızda en fazla şairlerin, edebiyatçı kadınların özgürce kendi yüreğini, beynini, yaşamını, özlemlerini, ütopyalarını dile getiren kadınların Doğu Kürdistan kadınların olduğunu görüyoruz. Bu bir direniştir, bu bir güçtür. Bunu görmek ve güncelleştirmek gerekiyor. Perslerin egemenliğine rağmen, erkeklerin tüm iktidarlarına, egemenliklerine rağmen direnen Doğu Kürdistan kadını bugün Doğu Kürdistan toplumunun öncülüğü ile karşı karşıyadır. Bunun tarihsel bir zemini vardır. Sırtını dayayacağı ve rahatça, özgürce yaşamanın bir zemini vardır. Ve güçlü bir zemine de sahiptir. Güncel bir örgütlülüğü vardır. Mesela bugün güncelde baktığımızda KCK bunun en güzel örgütlenmiş biçimidir. En gelişmiş bir örgütlülüğe kavuşturmuş, bir programa kavuşturmuş örgütlenme biçimidir. Bunun Doğu Kürdistan’ın tarihsel toplumunu ahlaki-politik temelde güncelleştirilmesi için de KJAR ortaya çıkmıştır. Bu kadın öncülüğüdür ve gerçekleşebilme şansını da gösterebilmektedir. Bugün eğer gerçekten Doğu Kürdistan kadınları örgütlü bir mücadeleyi yürüteceklerse, tarihte bu rolü Doğu Kürdistan kadınlarına vermektedir. Bu renkliliklere, bu zengin yaşama verilebilecek en iyi cevap ancak özgür bir toplum olabilmelidir. Bu da tanrıçalıkla özdeştir. Doğu Kürdistan kadınlarını örnek aldığımız Şirin Elem Huyi yoldaş vardır. Bu, İran İslam devrimine karşı boyun eğmemiştir. Bu bir öncülüktür. Bunu canlı tutmak, güçlendirmek, yaşamsallaştırmak önemlidir. Tabii Doğu Kürdistan kadının Şirin yoldaşın ideolojisi temelinde, özgür kadın öncülüğünde özgürleşme adımlarını atmalıdır. Tabii toplumsal özgürlük varsa, özgürlük anlamlıdır. İran gibi baskı rejimleri de tanrıçalığın gücünden ne kadar korktuklarını gösteriyor. Baskı ne kadar çoksa korku o kadar çoktur. Biz bunu böyle anlıyoruz. İran rejimi kadından korkmaktadır. Doğu Kürdistan kadınından korkmaktadır. Tanrıçallığın gücünden korkmaktadır. Sürekli kadına ilişkin kararlar alınıp, yasalar çıkartıp kadın köleliğini derinleştirmesi korkunun büyüklüğünü ortaya koymaktadır. Kadından korkan bir sistem, egemenlikli bir sistemdir. Hiçbir şekilde toplumsal değildir. Toplumlar kadın öncülüğünden örgütlendikçe, korkular ile kendilerini yaratan sistemlere alternatif demokratik ulus sistemini geliştirebilirler. Tabii bu korkuları yıkmak ve erkek egemen sistem karşısında tanrıçaların ruhunu canlandırmak gerekiyor. Doğu Kürdistan’da, Zagroslar’da kültürleri ile yeniden de canlandıracak olan Doğu Kürdistan kadınıdır. Bu anlamda İran zindanlarında ölüme mahkum edilen, her iki gözünü kaybetmek üzere olan Zeynep Celaliyan’ın özgürlüğü için Doğu Kürdistanlı kadınlar başta olmak üzere tüm İranlı kadınlar eylem yapmalıdır. Sivil toplum kuruluşları demokratik eylemlilikler geliştirerek kadın özgürlüğünün bir şartının Zeynep Celaliyan için kadın dayanışması olduğunu İran İslam devletine göstermelidir. Kadınların dayanışması, erkek egemenlikli sistemi çözüme zorlamalıdır.

KJB

Demokratik Konfederalizm Önderi Abdullah Öcalan’ın yeni bir örgütlenme modeli olarak kadının gündemine koyduğu Yekitiya Jinen Azad ( YJA-Özgür Kadın Birlikleri) örgütlenmesi gerçekleşen 1. KJB kadın özgürlük kurultayında ortaya çıkan sonuçlar temelinde oluşturuldu...

YJA

YJA (Yekitiya Jina Azad) 20-24 Haziran tarihleri arasında Medya Savunma Alanlarında 100 delegenin katılımıyla 2. Konferansını gerçekleştirdi. ‘Azadiya Reber APO Azadiya Jine ye’ şiarı altında gerçekleşen Konferans, Kürdistan’da silahlara karşı taş...

YJA-Star

Kürdistan kadın özgürlük hareketinin meşru savunma gücü olarak tanımlanan YJA STAR (Yekiniya Jinên Azad-Star), kadının meşru savunma temelinde örgütlenmiş ve teknik olarak donanmış askeri bir yapılanma. Kürdistan meşru savunma gücü olan Halk Savunma Güçleri...

© 2018 PAJK Partiya Azadiya Jin a Kurdistan